o kadar susmasaydın bu kadar yok olmazdım ben de. bir teleskop işimi görürdü şimdi işte. yemek yerken ağlamış mıydın hiç, hiç hiçkimse farketmeden biraz yemek, biraz gözünden acımasızca akan yaş, insan içinden ağlayamıyor, bir de burun akıntısı olmasa, koşsam sokakta çok mu üşürüm, çok mu yorulurum, arabamı istiyorum, bana getirmezsin ama. sana ayıracak vaktim olup olmadığını bir daha sorma dedin ya bana; ne de çetin bir cevizmişsin. zaten daha önce de vakit ayırmadın, boşluklarını doldurdum o vaktin, öylece sıkılmadın. bazıları sadece kurulu sandığı kurgusuz düzen bozulduğu için sinirlenir, suçladığı kişiye olan öfkesini acı diye, üzüntü diye niteleyince hayata bakışı sertleşir, herkesle herşeyle restleşir. büyük adamların anlamlı sözleri, sefil eder parmak uçlarını, çarçabuk uzayıp gitsem, -nereye- giderek kısalıyorum, yakına geldikçe ufalıyorum, sanki gölge oyunu. uçurtma yapıp uçursaydık ne iyiydi, hiçkimse gelmedi benimle, ben de gitmedim zaten. çıtaların seni yoracağını bildiğimden ve yorgunken sinirli olduğundan ve hata payın olmasın istediğinden bana kalmazdı o uçurtma. ama ben düşünmüştüm ki, düşündüm ki hiç birine gerek yok, şeytan uçurtmaları da iyidir. kağıt (inceltmesiz,şapkasız,karaktersiz harfler var artık) , ip ve makas yetersizdi. seni öfkeden deliye döndüren bütün yetersizliklerden intikam alıp canlarını yakabilirdim, ama yokum ki ben bu oyunda, kimse beni almadı, kendi oyunumu kurdum, sıkılsam da yalnız oynadım. nerde kalmıştık ahh şu mesele, yemek yerken ağlamak ancak tuzsuz bir yemekle iyi gider, bir de çok gülüyorum boğazım acıdan parçalanırken de, yemeğim tuza boğulmuşken de...
*zaten havalar bozuk uçurtmalar isyandadır şimdi...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder